Sosyal medyada her şey kusursuz. Herkes mutlu. Herkes üretken. Herkes fit. Herkes zengin. Herkes aşık. Ama ortada garip bir durum var: Bu kadar “mükemmel” hayatın içinde biz neden bu kadar mutsuzuz?
Çünkü gördüğümüz şey hayatın kendisi değil, seçilmiş bir vitrin. Biz o vitrinin önünden her gün defalarca geçiyoruz. Sabah uyanır uyanmaz, gece uyumadan hemen önce… Başkalarının en iyi anlarını, en güzel açılarını, en parlak hikayelerini izliyoruz. Ama o hikayelerin arkasını bilmiyoruz. Görmeyince de kendi hayatımızı eksik sanıyoruz.
Bir arkadaş ortamında herkes gülüyor mesela. Ama o masadaki üç kişi gece eve gidince ayrı ayrı kaygıdan uyuyamıyor. Sosyal medyada “harika bir gün” diye paylaşılan bir fotoğrafın öncesinde ne yaşandı, o video kaç kere çekildi, o gülüş gerçek miydi… bunları bilmiyoruz.
Bilmeyince kıyaslıyoruz.
Kıyasladıkça küçülüyoruz.
Küçüldükçe de mutsuzlaşıyoruz.
Asıl sorun şu: Biz başkalarının en iyi anlarını, kendi en sıradan anlarımızla karşılaştırıyoruz. Onların zirvesine bakıp kendi hayatımızı yargılıyoruz.
Sonra ne oluyor?
Bir noktadan sonra kendi hayatımıza yabancılaşmaya başlıyoruz. Elimizdekiler değil, eksik olanlar daha görünür hale geliyor. Oysa belki de zamanında hayalini kurduğumuz şeylerin içindeyiz. Ama ekran bize sürekli daha iyisini gösterdiği için bulunduğumuz yer yetmiyor. Çünkü sosyal medya sadece hayatları göstermiyor, beklentileri de yükseltiyor.
İyi bir gün olması için; paylaşılabilir, dikkat çekici, beğeni alacak bir şey olmak zorunda gibi. Sıradan olan değersizleşti. Ama hayat dediğimiz şeyin büyük kısmı zaten sıradan anlardan oluşuyor. Biz o anları küçümsedikçe aslında hayatın kendisini küçümsüyoruz.
Bir de sürekli maruz kalma hali var. Artık sadece çevremizle değil, dünyanın dört bir yanındaki en iyi hayatlarla karşı karşıyayız. Bu kadar çok mükemmellik görmek ister istemez insanın dengesini bozuyor. Çünkü insan bu kadar kıyasın içinde kendini iyi hissedemiyor.
Her şey çok hızlı. Bir video, bir hikâye, bir trend… Açıyoruz, izliyoruz, geçiyoruz. Bu hızın içinde duygular da yüzeyselleşiyor. Sevinç kısa, üzüntü kısa, heyecan kısa… Her şey derinleşemeden kayboluyor. Böyle olunca insan da tatmin olmuyor.
Belki de bu yüzden mutsuzuz. Çünkü çok şey görüyoruz ama az şey hissediyoruz. Çok şey tüketiyoruz ama az şey yaşıyoruz. Çok insanla karşılaşıyoruz ama çok azıyla gerçekten bağ kuruyoruz. Ve belki de en önemlisi, kendimizle yeterince kalamıyoruz. Sessizlikten kaçıyoruz. Düşünmekten kaçıyoruz. Kendi içimize dönmemek için sürekli bir şeylere bakıyoruz. Ama kaçtığımız şey aslında tam da yüzleşmemiz gereken yer.
Peki çözüm ne?
Belki de her şeyi silmek değil. Ama gördüğümüzle gerçek arasına biraz mesafe koyabilmek. İzlediğimiz şeyin hayat değil, seçilmiş bir kesit olduğunu unutmamak. Kendi hızımıza biraz daha saygı duymak. Çünkü herkesin yolu başka. Kendi hayatımıza da aynı saygıyı göstermek. Çünkü dışarıdan sıradan görünen şeyler, aslında içeride verilmiş bir emeğin sonucu. Belki de biraz yavaşlamak gerekiyor. Her şeyi yakalamaya çalışmak yerine, elimizde olanı fark etmek. Sürekli daha fazlasını istemek yerine, bazen “bu da yeter” diyebilmek. Ve en önemlisi, kendimize biraz daha iyi davranmak.
Hayatı sürekli kanıtlamaya çalışmayı bıraktığımız anda gerçekten yaşamaya başlıyoruz. Kimse görmese de gülebildiğimizde, paylaşmasak da bir anın içinde kalabildiğimizde, kıyaslamadan sevebildiğimizde… işte o zaman eksik değil, gerçek hissediyoruz.