Kısmet oldu, Avrupa’nın pek çok şehrini gezdim, incelemelerde bulundum. Gerek iş gezisi gerekse eşimle katıldığım kültür turlarıyla…
İlk gördüğüm bazı şehirlerin devasa dinsel yapılarla örüldüğü… Günün koşullarına uygun modern yerleşim alanlarının da başka köşelere kurulduğu..
Paris gibi, Londra gibi…
Kimilerinin artık geçmişte kalan rejimlerin izlerini taşıdığı… Kurdukları yeni düzenle yaşamlarını çekip çevirdikleri…
Prag gibi, Budapeşte gibi…
Bazıları ise hayatı renkli, coşkulu yaşattığı şehirler…
Amsterdam gibi, Kopenhag gibi…
Ancak Norveç’ın başkenti Oslo bu saydıklarım arasında değil… Aslında hepsi.
Farklı, özgür, rahat, yemyeşil bir başkent Oslo…
İnsanı yormayan, insana dost bir mimarisi var ve de sıcacık insanları… Avrupa’nın çatısından güneye doğru uzanan bir doğa harikası Norveç’in sıradışı şehri Oslo.
Bugün size “yaşadıkça” tadında Oslo’yu anlatacağım. Gördüklerimi, izlenimlerimi…
***
Önce geliş nedenlerimden söz etmek istiyorum, ya da hiç ummadığımız bir davet sonucu gelişen süreçten…
Şeref-Sinem Yardımcı çiftini, bir plaj partisinde tanıdık… Daha doğrusu eşimle tanıştılar önce, onun güçlü iletişim gücü, dost tavrı, genç çiftin ilgisi çekmiş olacak ki, ‘Oslo’ daveti almış onlardan…
“Yaşadığımız şehirde sizi ağırlamaktan mutlu oluruz” demişler…
Sonra eşim bana açtı konuyu… “Olurdu, olmazdı” derken, daha ilk kez tanıştığımız bir çiftin Oslo’daki evlerine konuk olduk bir süre önce…
Düşünsenize, yıllarca fiyortları merak eden, yazın gündüzlerin gecelerden daha çok yaşandığı bir ülkeyi görmeyi hayal eden bizler için bu davet bulunmaz bir fırsattı.
***
Sevgili Şeref İstanbul’da doğup büyümüş, 2000’li yılların başında, üniversitede okurken gelmiş Oslo’ya… Sonra da çok etkilendiği bu şehirde yaşamaya karar vermiş…
Çeşitli işlerde çalışmış, sonra da eğitimini aldığı mesleğine dönmüş, burada haklı bir ünlü var, o çok başarılı bir fizyoterapist…
Onu tarif etmek için şu üç sözcük yeterli mi bilmiyorum. Sevimli, içten, bağımsız… Enerjisi, dostluğu, samimi kişiliğiyle farklı bir insan…
Hayatı olduğu gibi yaşıyor, yaşatıyor. Her süreçte eşine yardımcı, mutfakta, çocuk yetiştirmede…

Eşi Sinem hanım İzmirli… Başarılı bir hemşire… 2013 yılında Türkiye’de tanışmışlar, sonra da el ele evlilik…
Çok mutlu bir yuvaları var.
Sinem çok yapıcı, dost bir insan… Tam bir İzmirli… Özgür havasıyla, fikirlerini söylemekten çekinmeyen, kendisiyle, hayatla barışık, mutlu olmayı, mutlu etmeyi seven bir kimlik…
Bilmediğimiz birçok şeyi ondan öğrendik desem yeridir. Düşünsenize daha çok yeni tanıdığı insanları, akrabalarından ayırmayan bir dostlukla bizlere evini açan bir İzmirli yürek…
Onların bir de çok akıllı çocukları var, Atlas, henüz 6 yaşında. Birkaç gün sonra ilkokula başlayacak.
Hayatın, öğrenmenin, sahip olduğu oyuncakların değerini, daha o yaşta algılayan, duygusal ve çok yönlü bir çocuk Atlas…
Daha şimdiden üç dili biliyor.
Ana dili Türkçe, bizimle, ailesiyle Türkçe konuşuyor, okulda Norveç’çe, yabancı dil dersinde de İngilizce…
Daha bu yaşta.

KUZEYİN SESSİZ BAŞKENTİNDE ADIM ADIM
Bir kere önce şunu söylemeliyim…
Oslo, Avrupa’nın en huzurlu ve yaşanabilir şehirlerinden biri… Doğayla iç içe geçmiş şehir yaşamı, yatay modern mimarisi, zengin tarihi ve kültürel birikimiyle dikkat çeken bir kent…
Yormuyor, sıkmıyor… İddialı değil, sakin…

Fiyortlarla çevrili konumu ve ormanlarla kaplı tepeleri sayesinde çok büyük bir doğal parkı andırıyor ilk bakışta…
Bin yıl önce kurulmuş, 1048’lerde… Tam bir Viking şehri…
Ortaçağ’da küçük bir liman şehri olarak başlayan serüveni, bugün Norveç’in siyasi, kültürel ve ekonomik merkezi haline getirmiş..
Yıllarca İsveç’le iç içe, zaman zaman savaşarak yaşanan süreç 1905 yılında Norveç’ın bağımsızlığına kavuşması sonrasında Oslo 1925 yılında başkent olmuş ve bugüne kadar değerinde değer katarak süregelmiş…

Oslo’dan yalnızca kısa bir metro yolculuğuyla ormanlara, göllere ya da kayak pistlerine ulaşmak mümkün… Özellikle yaz aylarında Oslo, deniz kenarındaki kafeleri (Burasını bizim Kordon’a benzettim) iki stadyum büyüklüğünde parkları, uzun gündüzleriyle sürekli canlı… Kışın ise karla kaplanan şehir, kayak tutkunları için bulunmaz fırsatlar sunuyor.
Kültürel açıdan da çok zengin bir şehir Oslo…
Ünlü ressamları Edvard Munch’un eserlerinin sergilendiği Munch müzesine giderseniz, sizi sıcacık sarıyor. Bir sanat mabedi adeta…

Bir başka alanda ünlü heykeltraşları Vigeland’ın adını taşıyan, onun müstehcen tasarımlarıyla süslü Vigeland Açıkhava parkı müthiş, benzersiz eserleriyle sizleri bekliyor. Her biri sanat şaheseri… Sanatçının kadın ve erkeğin cinsel tutkusunu bu kadar etkileyici tasarladığı sanat eserlerini bir başka yerde görmeniz mümkün değil…

Oslo Opera Binası ise şehrin en önemli kültürel duraklarından, deniz kenarında..(Görür görmez, bizim Karşıyaka’da planlanan ancak yılan hikayesine dönen opera binası geldi aklıma.)
Bina bir mimari şaheser…
Sadece müzik etkinliği için düşünülmemiş bina, aynı zamanda kentin tanıtımına da eşlik ediyor. Limana çok yakın olan bina, dışarıdan şehri kuşbaşı gören kuşakla çevrelenmiş…
Yukarıya doğru adım attığınız her bir an, şehrin görkemli havasına tanık oluyorsunuz. Bir kent gözetleme kulesi gibi… Turistler ellerinde cep telefonu, kenti fotoğraflıyor bu alanda…
Ayrıca adı İsveç’le anılan Nobel ödül töreninin ‘Barış’ ödülü de sadece Oslo’da veriliyor. Nobel binasında her yıl tören düzenleniyor. Bina, sadece bu etkinlik için kullanılıyor.

Kentin ortasında devasa bir botanik parkı var, her türlü bitkiyi, çiçeği, ağacı görmeniz mümkün,,, Gez gez bitmiyor. Biz bitiremedik…
SÜRDÜRÜLEBİLİR ŞEHİRCİLİK ANLAYIŞI
Oslo aynı zamanda sürdürülebilir şehircilik anlayışının önde gelen örneklerinden biri… Elektrikli araçlar yaygın olarak kullanılıyor, Bisiklet yolları, geri dönüşüm sistemleri ve doğayı koruma odaklı mimarı projeleriyle çevre dostu bir başkent…
Burada yeşile dokunamazsınız, rastgele ağaç kesemezsiniz, kimseden habersiz orman içine ev yapamazsınız, madenlere açamazsınız.
Önce devlet buna izin vermez, sonra da vatandaş asla dokundurtmaz. O yüzden en arkada, dağın tepesinde bile denizi görmeniz mümkün…

Kimse sizin önünüze bina dikemez, bunu düşünemez dahi…
Ayrıca burada evlerden toplanan çöpler, vatandaşa ısı olarak geri dönüyor. Kışın Norveçliler, toplanan çöplerden elde edilen yakıtla ısınıyor.
İnsanlarını sorarsanız ben çok sevdim. Her biri mütevazi ve güler yüzlü.. Sizi tanısın, tanımasın, karşınızdan gelen Norveçli size güler yüzüyle selam veriyor.
Erkekleri zıpkın gibi, yapılı; kızları uzun boylu, sarışın, dalyan gibi…
Her biri Viking kanı taşıyor.

ANAYASAL MONARŞİYLE YÖNETİLİYOR
Norveç'in ulus olarak kökleri dokuzuncu yüzyıla kadar uzanıyor. Ülke, 1905 yılında İsveç'ten bağımsızlığını kazanmış ve o zamandan beri anayasal monarşiyle yönetiliyor. 1814 yılında yazılan Norveç Anayasası, dünyanın hâlâ kullanımda olan en eski ikinci yazılı anayasasıdır.
Kraliyet Sarayı, Oslo'nun ana caddesi Karl Johans Kapısı'nın bir ucunda, Bellevue Tepesi'nde yer alıyor. Kraliyet Sarayı, ülkenin en önemli yapılarından biri ve 1814'ten bu yana Norveç tarihinin somut bir simgesi...
Oslo’nun simgesi Kraliyet Sarayı, devlete aittir ve devlet başkanının emrindedir. Monarşinin günlük işleri burada yürütülür ve Kral ile Kraliçe burada yaşar. Kral, Devlet Konseyi'ne başkanlık eder, kabul eder ve resmi yemekler verir. Oslo'yu ziyaret eden yabancı devlet başkanları Saray'da konaklar. Kraliyet Sarayı üyelerinin çoğunun çalışma odası burada bulunuyor.

OSLO’DAN KOPENHAG’A KEYİFLİ BİR GEMİ YOLCULUĞU
Bir akşam salonda oturuyoruz, çay içip sohbet ediyoruz. O gün yaptığımız şehir gezisinin izlenimlerini paylaşıyoruz.
Şeref bana dönüp “Hürol ağabey, hiç Danimarka’ya gittiniz mi, örneğin başkent Kopenhag’a.”
“Hayır Şeref” dedim, şimdiye dek gördüğüm tek Viking şehri Oslo…”
Bunun üzerine, “size bir önerim var” dedi ve ekledi:
“Buradan her akşam saat 16.00’da Kopenhag’a gemi kalkıyor, otel gibi… Fiyortların arasından geçiyorsunuz… Ertesi sabah 10.00’da Kopenhag’dasınız… Yaklaşık 6 saat turlayıp yine aynı gemiyle Oslo’ya geri dönüyorsunuz.”
“Harika” dediğimi anımsıyorum. Ne yapacağımızı söyle…”
Şeref hemen bilgisayarını açtı, uygun bir fiyata biletlerimizi aldı. Ertesi gün bir heyecan, bir heyecan…
Limana gittiğimizde dev bir gemi bizi bekliyordu… Gemiye bindik, odamıza geçtik, daha sonra da terasa… Diğer konukların arasına…
Gemi dağlara şekil veren fiyortların arasından süzüle süzüle, sıra sıra minicik evlerdeki yaşamı gözleye gözleye, İngilizlerle tombala oynaya oynaya, hiçbir eksiği olmayan bu deniz otelinde gezine gezine 16 saat sonra Kopenhag’tayız.
Kopenhag tarihi bir şehir.. Danimarka’nın başkenti ve Vikinglerin yuvası…

Kafanızı nereye çevirseniz, tarihi bir mekan… Kiliseler, oteller, devlet binaları, alışveriş merkezlerinin arasından aradığımız tek yer, hani o renk renk boyalı evleriyle dünyaca ünlü o bölgeye gidebilmek…
Nyhavn’a…
Zaman kısa, süreç ilerliyor. Eşimle koştura koştura, sora sora sonunda bulduk, bizleri fotoğraflarıyla büyüleyen Nyhavn mahallesini…
Kayıklar, kanal gezisi için konuklarını bekliyor. Atladık birine, yaklaşık bir saat süren etkileyici bir kanal gezisi…

Sonrasında evlerin hemen altında sıralanan kafelerin birinde bir kahve molası ve art arda çekilen fotoğraflar…
Saat 16.00’ya yaklaşıyor, hızla dönüşe geçtik ve atladık bir taksiye, zamanında ulaştık gemiye yeniden…
Unutulmaz bir yolculuktan sonra ertesi sabah Oslo’da aldık soluğu…

İSVEÇ’İ GÖRMEDEN NORVEÇ’TEN GİTMEK OLMAZ
İsveç, Norveç’in komşu kapısı… Şeref, Norveç’e en yakın İsveç kenti Strömstad’a götürmek için haftalık iznini bize ayırdı.
Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık, yemyeşil bir doğada, sakin bir yolculuktan sonra, sessiz-sakin bir turistik kent olan Strömstad’a geldik.
Çok güzel bir deniz kenti, ben bizim Foça’ya benzettim.
Evleri eski ve bakımlı… Yakmadan, yıkmadan bakmışlar. Yeniden aslına uygun yapmışlar, tarihi kimliğine sahip çıkmışlar…
Dingin bir dünya… Orada bir süre kıyıları dolaştıktan sonra bir bankta oturduk, bir süre sonra yanımıza kuşlar geldi, martılar…
İnanın hiç abartmıyorum. Bizim onları sevmemizi beklediler. Hiçbiri tedirgin olup kaçmadı. Mama verirsin diye beklemedi.
Etrafımızda gezinip durdular, sonra da özgürlüğe uçtular.
Bu yolculukta ilginç iki ayrıntıdan söz edeyim.

İlki uğradığımız dev alışveriş merkezleri.. Her birinin ayrı bir özelliği var. Hele dünyanın çeşitli yerlerinden gelen şarapların satışa sunulduğu mağaza, müthişti.
Boy boy şaraplar paket paket tezgahlarda sıralanıyor. Normalden daha ucuza satışa sunuluyor. Bir görseniz mağaza tıklım tıklım…
İkincisi, dönüşte İsveç sınırına yakın kebap yediğimiz Türk restoranı… Sahibi İlhan bey çok sevecen bir insan… 30 yıl önce kendisi gelmiş buraya, sonra da aile fertleri gelip yerleşmiş… Gençler evlenip yuva kurmuşlar, çalıştıkları restoran ise ortak…
Sadece İlhan bey değil, pek çok Türk’e rastladım Norveç’te… Senegalli, Amerikalı, Fransıza da… Hiçbiri birbirine yabancı değil, saygılı ve iyi iletişim içerisindeler.
Ya alışveriş merkezi açmışlar ya da restoran…
Avrupa’nın en pahalı şehri Oslo deniyor, doğru olabilir. Ancak içinde yaşayanlar bunun formülünü bulmuş…
Akılcı ve tutarlı harcama yapıyorlar.
Norveçliler hayatlarını planlı yaşıyor. Prensiplerinden ödün vermiyorlar.

Şeref-Sinem Yardımcı çifti, Oslo’nun Holmlia beldesinde mütevazi bir hayat yaşıyor. Evleri, bir apartman dairesi…
Ancak bu eve kapısından içeri girdiğiniz anda bir sevgi iklimi hakim oluyor. Bunda yaşadıkları şehrin sakin ve huzurlu yapısının etkisi de olabilir, Türkiye’ye duydukları özlem de…
Manzarası harika… Önleri boylu boyunca ağaç seli… Komşuları arasında Norveçli de var, Hintli de, Türk de…

Çiftin Türk dostları da var, sık sık buluştukları, sohbet ettikleri, sorunlarını paylaştıkları…
Örneğin Caner ağabeylerine konuk olduk bir gün… Onun dostlarına hazırladığı walfee günüymüş…
Caner bey bizlere walfee hazırladı, afiyetle yedik, sohbet ettik…
Şu iki notu sizlerle paylaşmam gerek:
Sabah televizyonu açtığınızda sizi hayata küstüren politik cambazlıklar, siyasi liderlerin kavgaları değil, çocukların eğitimi ili ilgili programlar, kent hakkında bilgiler, sağlık yayınları var.
Güne gergin değil, dingin başlıyorsunuz kısacası…
Politika pek hayatlarında umursadıkları bir şey değil Norveçlilerin…

17 Mayıs günü, onların ulusal egemenlik bayramı… Her bir Norveçli o günü geleneksel kıyafetleriyle karşılıyor. Kent bayram yeri gibi, tıpkı bizim 23 Nisan kutlamaları…
Vatandaş bayramını coşkuyla kutluyor.
Sözün özü, Norveç Avrupa’nın çatısından güneye doğru uzanırken, insanlara “insanca” yaşamın ipuçlarını veriyor.
Yeşili koruyor, huzuru ve sükuneti vaat ediyor.
Hayatın Oslo’dan alacağı çok şey var.
--------
Hürol Dağdelen
07.08.2025